Yaşam tarzı, eğitim ve sosyal çevre etkenleri

 

Beyin ön bölgesinin çalışma özelliklerin temeli, genetik etkilerle anne ve babadan kişiye geçer. Çevrenin etkisiyle bu özelliklerde değişiklikler belirlenir. Çevre etkisinin az olduğu küçük sosyal ortamlarda genetik özelliklerinin değişimi de az olacaktır. Bu nedenle beslenme ve savunma sıkıntısı çekmeyen ilkel kabilelerde 1000 yıl önceki adetlerin çok az değişimle geldiği gözlenebilir. Avrupa gibi çevre etkisinin değişken olduğu toplumlarda devinim, tarih boyunca süreklilik göstermiştir. Çevre etkisinden kaynaklanan uyum sağlama zorunluluğu beyin ön bölgesinin daha etkin kulanılmasını gerektirmiş, akıl özelliklerinin açığa çıkışını hızlandırmıştır. Dünya coğrafyasına bakıldığında; korumacı, bireysel özelliklerin ön planda olmadığı toplumların daha geri kaldığı gözlenebilir.

Duyguların şiddetini ayarlayan amigdala en çok korku ve üzüntü tepkileri döneminde etkin olduğu görülür. Korku, sahip olanı kaybetmekten; üzüntü, istenilene sahip olamamaktan kaynaklanır. Hayvanlarla ortak yönlerimizden biri olan sahip olma dürtüsü toplum tarafından kişiye pekiştirilir. İyi bir okula girmek, iyi bir iş, iyi bir kariyer, iyi bir eş, iyi ev, iyi araba gibi makro hedeflerden en iyi koltukta oturmak, en iyi eşyaları kullanmak gibi mikro hedeflere kadar yaşantımız boyunca sahip olmak istediklerimiz toplum tarafından belirlenmiştir. Bu değer yargılarının günümüz modern aile yapısıyla oluşan toplumlarda kişisel benlik değerinin oluşmasında önemli etkisi vardır. Sahip olma dürtüsüyle şartlanmış insanlar, istediklerinin peşinde koşturmanın ve sahip olduklarını korumanın yarattığı stresle her an korku ve üzüntü yaşama tehdidi altındadırlar.

Dar bir çevre içinde yaşamını geçiren kişiler, aynı çevrede kaldıkları süre içinde uyum sorunundan söz edilemez. Çünkü yaşadığı süre içinde her türlü duygu, düşünce ve davranış modeli ona öğretilmiş ve o gereğini yapmıştır. Bu şartlarda yaşayan insanlar rutin yaşamın önceden belirlenmiş düzeni içinde, eğer yeterli düzeyde beyin ön bölge çalışma özelliklerine sahip ise, strese girmezler. Stres nedeniyle gelişecek olan hastalıklardan önemli ölçüde korunmuş olurlar. Japonya ya da Portekiz dağ köyünde yaşamını sağlıklı biçimde geçiren 90 yaşındaki kadının sağlıklı olmasının esas nedeni; genetik olarak normal bir beyin ön bölgesine sahip olması, uyum sorunu yaşamaması ve beyin ön bölge çalışmasını etkileyecek çevresel faktörlerin olmamasıdır. Günlük rutin yapacağı işleri önceden belirlenmiştir. Sabah aynı saatte kalkar, hayvanıyla toprağıyla ilgilenir, arada bir katılınan dost sohbetleri ve ibadet. Karşılaşacağı sorunlar ve çözümleri önceden belirlenmiştir. Bu nedenle beyin ön bölgesinin ona kazandırdığı akıl özelliğini fazlaca kullanmasına gerek yoktur.

Toplum özellikleriyle şartlanmış biçimde beyin ön bölge çalışma özelliklerini geliştiren bireyler, kendi toplumları dışında girdikleri değişik ortamlarda yaşadıkları uyum sağlama sorunu, stres olarak karşılarına çıkar. Çünkü, uyum sağlamak için, beyin ön bölgesi fazla mesai yapacaktır. Kırsal bölgeden büyük şehirlere göç eden ailelerde uyum sorununa bağlı stres sıklıkla görülür. Diğer bir örnek gelişmekte olan ancak olması gereken beyin ön bölge gelişimini henüz tamamlayamamış, toplumsal şartlanmaların hüküm sürdüğü, evrensel gerçekleri yeterince benimseyememiş toplumlarda gözlenir. Gelişmiş ülkelerde gelen farklı özelliklere önyargılı yaklaşım sergilenir. Bu özelliklerin kendi toplumlarına uymadığından yakınılır. Uyum sağlayamamanın getirdiği stres ve beraberinde girilen kısır döngü, toplumundaki bireylerin beyin ön bölgesinin sürekli strese maruz kalmasına neden olur. Haliyle alınan kararların neredeyse tümü, uyum için teorikte doğru olsa bile, eylem durumunda olumsuz sonuçlar doğurur.

Gelişmekte olan toplumların bireylerinde ya da gelişmiş ülkelerin sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarında şartlanmaların oluşturduğu değer yargılarıyla şekillenen dünyalarında yaşadıkları hayat tarzı, akıl özelliklerini yeteri ölçüde kullanamamaktan kaynaklanan streslerle biçimlenir. Gelişmekte olan bir ülkenin 40 yaşına gelmiş ev hanımlarını taradığınızda çoğunlukla bir hastalığı olduğunu görürsünüz. Fiziki yakınmaların eşlik ettiği bir yaşam, adeta kaçınılmaz hale gelmiştir.

Şartlanmış olmanın bir tehlikeli yönü de gerçekleri idrak etme zorluğudur. Örneğin insanlar gözleriyle elektromanyetik spektrum içinde 400-700 nanometre arası dalgaboyuna sahip görülebilir ışık denen morötesi ve kızılötesi arasında kalan dalgalar ile görebilirler. Cihaz ölçümleriyle bu aralık daha da genişletilebilir ancak sonrası insan için henüz bilinmeyendir. Dolayısıyla bilim insanı bu beyin yapı ve çalışma özelliğiyle gerçeği değerlendirmede yetersizdir. Haliyle değer yargıları gerçeğe değil şartlanmalara dayalı olarak gelişecektir. Bu nedenle Galileo’yu mahkum eden insanlar gibi hiçbir konuda kilitlenmemeli, sürekli düşünmeli ve her konu sorgulanmalıdır. 

 


 

KİLİTLENMİŞLİK!*

 

Sorun bu işte!.

Kilitlenmiş olmak!

Kendi kendini kilitlemek!.

Anlayamıyorum... Okuyorum okuyorum bir türlü yerli yerine oturmuyor!... Tam anladım derken bir bakıyorum hiçbir şey anlamamışım!”

Çok duyduğum bir itiraf...

Niye böyle oluyor?

Çünkü, geçmişte bir zaman, kendi beynini kendi elleriyle kilitlemiş!..

Farkında değil geçmiş bir zaman içinde nasıl bir komutla kendi beyninin kilitlediğinin!.

Kesinlikle bilin ki, başkasına zannıyla ne yapıyorsak, gerçekte kendi kendimize yapıyoruz; ve kendi yaptıklarımızın da sonuçlarını yaşıyoruz!.

Herkes elleriyle yaptıklarının sonuçlarını yaşar!” uyarısı da işte buna işaret ediyor!.

Geçmişte bir zaman içinde... Belki gençlikte veya yeni yetmelikte, bir hüküm veriyorsunuz: “Bu konu şöyledir” ya da “bu, bu kadardır”, diye...

Böylece, beyin o konuda kendi kendini kilitliyor!. Bundan sonra, o hükme ters gelen ne kadar yeni gelişme olursa olsun, beyniniz onları görmüyor ve değerlendirmeye almıyor!.

Bir kitap, bir kişi, ya da bir konu... Dinî veya toplumsal; fark etmiyor!.

..

Bu sebeptendir ki, kim, ne zaman neyi reddetmiş veya inkâr etmişse, artık geri dönüşü olmuyor kolay kolay!.

..

Eğer, yaptığının yanlış olduğunu kesin bir şekilde fark etmişsen; bunun düzelmesi için çok kuvvetli olarak o konuyu tekrar ele almışsan; yapacağın çalışmalar ile yeniden o alanı araştırma ve sorgulamaya sokup kilitlenmeyi çözme imkânına sahipsin!. Ama bu da elbette, o konudaki hükmünün kesinlikle yanlış olduğunu kavramana bağlı.

Aksi takdirde, beyin, geçmişte aldığı o komutun gereğini ölene kadar koruyor; sen de gözünün önündeki o gerçeği algılayamadan bu dünyadan çekip gidiyorsun!.

Her an her yeniye mutlak olarak açık olmak, işin başlangıcı...

Sorgulayıcı olmak; araştırmacı olmak; asla mevcut veri tabanınla kendini kayıtlamamak ve sınırlamamak!

Dün bu konuda böyle denmiş ama başka türlü de olabilir mi acaba”, diyerek; yeni karşılaştığın her olayı veya fikri yeniden değerlendirmeye tutmak, kişinin beyin kilitlenmelerine karşı emniyet supabıdır!.

Toplumların çok büyük bir kısmı, daha genç yaşlarda kilitlenmiş beyinlerle yaşamlarını sürdürdükleri için, yaşamdaki sürekli yeni açılımları fark edemiyorlar!.

Toplumsal şartlandırmalar, beyin kilitlenmelerinin en büyük oluşturucusu!.

Daha çok küçük yaşlarda başlayarak, beyinler pek çok konuda kilitlenmeye başlıyor!.

Bir vesile ile bir şeyin orada olmayacağı yolunda bir fikir oluşmuşsa sizde; artık o şey orada gözünüzün önünde olsa bile onu göremezsiniz! Sanki kör olmuşunuzdur!.

İşte bu bireysel beyinlerde oluşan blokaj körlüğü, bazen toplumsal körlük şeklinde de açığa çıkar, o konudaki şartlanmanın tüm toplumu kilitlemesiyle.

Görünmezlerin, bilinmezlerin önündeki perde, çoğu zaman bizdeki bu kilitlenmelerin oluşturduğu blokajlardır!. Bazen de, bizdeki bu kilitlenmeleri bilenlerin, o perdeleri kullanmalarıdır.

..

İlle de, kafamızdaki zannımıza, kabulümüze göre açığa çıkacaktır ki o konu veya kişi, biz onu görebilelim!.

..

Zirâ, kişi, verdiği yanlış hükümle beynini kilitler ve artık o gerçekle yüz yüze gelse de onu değerlendiremez!

Küfür,, “gerçeği örtmek, görememek, inkâr etmektir”!. Ki bu da, beyindeki kilitlenmenin sonucudur!.

Kişinin eline aldığını veya karşısındakini anlayabilmesi için ilk şart, geçmiş tüm veri birikimini bir yana koyarak, onlara dayalı değerlendirmelerini devreye sokmayarak, tamamen objektif, yorumsuz olmasıdır.

İkinci iş, elindeki metinde veya karşısında anlatanda, işaret yollu, misal veya mecaz yollu dillendirmelere dikkat etmesi şarttır!.

Üçüncü önemli şart... Kesinlikle, "ben bunu zaten biliyorum, duymuştum-okumuştum" önyargısından uzak durup, asla peşin hükümlü olarak konu hakkında hüküm vermemektir!

Ola ki, o anda sizde o konuda yeterli açıklık oluşmadı... Bu defa o konuyu sakın inkâr veya red etmeyin... Hüküm vermeden, değerlendirme işini zamana bırakın... Zirâ, ya o konuda yeterli veri tabanınız olmadığı için o konuyu anlayamamışsınızdır; ya da daha önceden o konuda vermiş olduğunuz bir hükümle beyninizi kilitlemişsinizdir!. Bu durumda yapılacak en iyi iş, kendinizi o konuya sürekli açık tutmak olacaktır.

Bilelim ki, verdiğimiz hükümlerin neredeyse pek çoğu, bizim, sonsuz evrensel gerçeklik içinde sayısız sırdan mahrum kalmamıza yol açan, en önemli faktör olmaktadır.

Düşünce dünyamızı oluşturan kozamız, çoğu zaman evrensel araç olarak bizi sonsuz yeniliklere taşımak yerine; düşünsel hücremiz şeklinde hapishanemiz olmaktadır!.

Düşünün, evrende ve dünyada, her şey, her an yenilenmektedir!.

..

Siz siz olun, beyninizdeki kilitlerinizden kurtulmaya bakın.

 

Ahmed Hulûsi
19 Ağustos 2005



* Ahmed Hulusi’ye ait olan www.ahmedhulusi.org sitesinde kilitlenmişlik adlı makaleden uyarlanmıştır.

 
YORUMLAR
SORULAR-CEVAPLAR
Sorular Cevaplar

Dr. Güçlü Ildız'a soru sormak ve diğer soru cevapları okumak için tıklayınız.

BEYİN TESTLERİ

Çocuk ve yetişkinler için testlerimize katılın.

Beyin testleri
VİDEOLAR
Video ve Sunumlar

Dr Güçlü Ildız ve diğer hekim-bilim insanlarına ait video ve sunumlar

MAKALELER
Makaleler
Dr Güçlü Ildız'a ait
tüm makaleler